24.11.2010

Hayvansal Gıda Üretimi, Hayvan Refahı ve Hakları

Kölelik ne kadar inanılmaz ve günümüze uzak bir kavram değil mi? Şimdi inanılmaz gelse de medeniyetin başlarından 19. yüzyıla kadar süren insanlık tarihi boyunca kölelik var oldu.

Düşünebiliyor musunuz bazı işlerinizi yapmak ve/veya ihtiyaçlarınızı gidermek için bir köle almaya karar veriyorsunuz, bu amaçla bir köle pazarına gidiyor, cebinizdeki paraya göre pazarlık ediyor ve bir insanı satın alıyorsunuz. Artık bir köleniz var. Tek yapmanız gereken onu öldürmeyecek kadarıyla ihtiyaçlarını karşılamak. Ancak onu dövebilir, sınırsız işkence edebilir, öldürebilir hatta kesip yiyebilirsiniz. Çok çok paranız varsa yüzlerce köle alabilirsiniz. Hatta şehrinizde satılan kölelerin tümünü satın alıp yeni köleler getirilene kadar karaborsadan köle satabilirsiniz.

Günümüzde kölelik devam ediyor olsa sanırım işlemler daha hukuki çerçevede yürüyor olurdu. Yani “kölelik” gibi bir kavramın aslında ne kadar saçma, kabul edilmesi olanaksız bir kavram olduğunu yüzyıllar önce bazı siyasetçi ve düşünürler savunmasa ve bazı köleler bu duruma isyan etmese idi; bizler her şeyi kabul eden vatandaşlar olarak şöyle köle yasalarına tabi olacaktık:

Köle satış yerlerine yönelik alınacak önlemler:

  1. Köleler, köle parkı, pazar ve panayırları ile köle borsalarının yanı sıra komisyonlarca alınan kararlar doğrultusunda belirlenen köle satış yerlerinde alınıp satılacaktır. Bu tür önceden belirlenen yerlerin dışında köle alım ve satımlarına müsaade edilmeyecektir. Bu konuda köle tüccarlarına önceden ticaret bakanlığınca eğitim verilecektir. Köle alım satım yerlerinin sayısı mümkün olduğunca asgari düzeyde tutulacak, denetim ve kontrol hizmetleri aksatılmadan sürdürülecektir.

  2. Satış yerlerine getirilen kölelerin; merkez ilçe veya ilçe içi hareketlerinde menşe şahadetnamesi, ilçeler veya iller arası hareketlerinde ise sağlık raporları, Afrika’ dan gelen siyahi köleler için kulak küpeleri ve pasaportları kontrol edilecek, sadece belgeleri tam olan kölelerin satış yerlerine girişlerine müsaade edilecektir.

İşte kölelik günümüzde sürse idi bunun gibi düzenlemeler ile köleliği sanki adil bir faaliyet gibi sürdüredururduk.

Açıkçası yukarıdaki 2 madde aslında “kurbanlık hayvanlar hakkında genel bilgi 2010 yılı kurban hizmetlerinin uygulanmasına dair tebliğ” den alıp revize ettim.

Kölelik ve İnsan Hayvan İlişkisi

Çok merak ediyorum, “bir canlının bir başka canlıyı alıp satma, hapsetme ve istediği gibi ve kadar işkence etme özgürlüğü nereden gelir ?” diye.

200 yıl kadar önce insanlar başka insanları alıp satabiliyor, hapsediyor ve istediği gibi ve kadar işkence edebiliyordu. Bu hem yasal olarak hem de ahlaki olarak uygundu.

Aynı durum bugün hayvanlar için geçerli. Herhangi bir insan, mucizevî bir var oluş ile dünyaya gelmiş bir canlıyı kendisininmiş gibi alıp satabiliyor, gerçekten ihtiyacı olsun olmasın istediği zamanda öldürüp yiyebiliyor ve yemek istemezse çöpe atabiliyor. Ve bu durum hem yasal hem de ahlaki olarak herkesçe uygun görülüyor. Daha da birçok konuda insanlar başka canlılara sınırsız zulüm edebiliyor ve birçoğunun içi cız bile etmiyor. Hatta bundan garip/sapıkça zevk alanlar bile var. Bakınız insanlar, aslında gerekmediği, gerçek bir gereklilik olmadığı halde hayvanlara neler yapıyorlar, bazı örnekler:

Otoyollar ve Hayvanlar

Özellikle Türkiye’ de otoyolların genelinin iki yanı açık, tellerle korunmamış. Bu otoyolların çoğunun altlarından hayvanların geçişi için kanaletler ve özel geçitler yok. Bu sebeple bu yollardan karşıya geçmek isteyen birçok hayvan ölüyor. Bu hayvanların ölmesi dolayısı ile en ufak bir hukuki işlem olmuyor. Şoför dönüp ardına bile bakmıyor. Hatta genelde yolcular yola çıkan hayvana küfredip, az kalsın kazaya sebep olacağını belirterek kızıyorlar.

Burada gerçek suçlu hayvan mı insan mı?

Peki cezayı en ağır şekilde kim ödüyor?

Süt Üretimi

Süt inekleri yavruladıktan birkaç gün sonra buzağıları yanlarından ayrılır. Çünkü buzağı annesi ile kalmaya devam eder ise inek sütünü yavrusu için saklar ve sağım makinesi ile yeterli süt sağılamaz. Ayrılan bebek ve anne günlerce ağlayarak birbirlerini çağırırlar. Anlayanlar için bu haykırışlar çok elimdir.

Bir yavru ve anneye böyle işkence etmeye kimin hakkı olabilir?

Yumurta Üretimi

Yumurta üretimi amaçlı tavukçuluk yapılırken damızlık kümeslerden gelen yumurtalar kuluçka makinelerinde tutularak civciv elde edilir. Erkek olan civcivler hiçbir işe yaramadığı için hemen gazla öldürülür veya pazarlarda satılır (bu yüzden pazardan aldığınız civcivlerin büyüyünce hepsi erkek olur. Ayrıca yumurtacı oldukları için cılızdırlar.) Dişi civcivler yumurta verecek boya gelene dek, 6 ay kadar sıkış tıkış kümeslerde beslenir. Yumurta vermeye başladıklarında ise küçücük kafeslere doluşturulurlar ve sadece kafalarını yem oluğuna uzatabilecekleri kadar yerleri vardır. Şanslılarsa bu işkence 1 yıl sürer. Kesilirler ve açıkgöz kasaplarda “köy tavuğu” adı altında ucuz fiyata satılırlar. Saatlerce haşlasanız da eti yenecek kadar yumuşamaz. Şanssızlarsa 1 yıl daha bu işkenceye maruz kalır ve yumurta üretip sonra kesilirler.

Tavuk Eti Üretimi

Et üretimi amaçlı tavukçulukta civcivlerin binlercesi koca bir kümeste yerdedir. Her biri için çok çok az alan vardır. Kümes, bir insanın zorlukla girebileceği kadar felaket şekilde amonyak kokmaktadır. Amonyak havadan ağır olup yere çöktüğü için tavukların olduğu seviyede koku çok daha felakettir. İşte bu işkence altında civcivler 30-40 gün içinde 1,5-2 kg olurlar ve acımasızca yakalanıp dönel testereli makinelerde kesilerek kısa sürede market raflarına giderler. Kümes hemen temizlenip yeni civcivler konur.

Evcil Hayvanlar

Bazı insanlar bir evcil hayvan dükkânına gidip para vererek bir köpek satın alır. Yavru iken çok sevimli olan köpeklerin büyüyünce büyük bir kısmı sokağa terk edilir. Yine bu köpeklerin büyük bir kısmı onu sahiplenen insanın hayatında önemli bir değişiklik olduğunda (taşınma, evlenme, çocuk sahibi olma vb.) sokağa terk edilir. Bazı daha şanssız köpekler sokağa terk edilmez. Ancak bir köpeğin her gün yürümesi, koşması, oynaması, türdeşleri ile iletişime geçmesi, temiz hava alması şarttır. Oysa dışarı çıkarılmaz, evde hapis olur. Böylece hayvan kilo alır, hastalanır ve çeşitli psikolojik hastalıklara yakalanır.

İnsan Dostu Hayvanları Kayırmak 1

Bir de ilginç bir şekilde “insan dostu hayvanları kayırmak” diyebileceğimiz bir olgu var. Belki de en ciddi hayvan hakkı ihlali bu sebeple yapılıyor. Hayvan severler bile sevgilerinde samimi olsalar da yeterince derin düşünmüyor ve bu hataya düşüyorlar. Bakınız şöyle; kedi köpek mamaları proteince zengin mamalardır ve büyük oranda başka bir hayvanın etinden yapılırlar. Mamaların üzerinde “tavşan etli, av etli, balıklı” gibi ibareler görürüz. İşte yakınımızda, sokaklarda bulunan kedi köpek gibi hayvanlara marketten mama alıp besleyen kişiler aslında bu aldıkları mamalar ile belki de yeni hayvanların öldürülmelerine sebep oluyorlar. Oysa bu kişilerin samimi duygular ve büyük bir hayvan sevgisi (hatta bence bu doğaya saygı diyebileceğimiz daha önemli bir duygu) ile aç kedi köpeklere mama alıp verdiği şüphe götürmez bir gerçek. Ancak bu faaliyetleri, uzaktaki suçsuz tavşanların aynı derece suçsuz kedi köpekleri beslemek için öldürülmesine sebep oluyor.

İnsan Dostu Hayvanları Kayırmak 2

Yine “insan dostu hayvanları kayırmak” kavramı içerisine girecek ilginç hususlar var. Mesela yunusları-balinaları çok sever, asla başlarına bir şey gelsin istemeyiz de yine aynı derecede zararsız (ki insan için tehlikeli olan türleri bile sebepsiz öldürme veya işkence etmeye hakkımız olamaz) köpekbalığı türlerini balıkçılar, eti yenmeyecek olsa bile tutup öldürüp, büyük bir gururla tezgâhlarda sergilerler.

İnsan, bir köpekbalığı veya yunusun yaşamaya hakkı olup olmadığını belirlemek yetkisine sahip midir?

Canlıların Yaşam Hakkı

Tüm canlıların yaşam hakkı vardır. Bu canlının bir maydanoz ya da bir fil olması, temelinde önemli değildir. Hiçbir canlı, gerçek zorunlu bir sebebi olmadan (gerçekten ihtiyaç duyduğumuz gıdayı temin etmemiz gerekliliği, hayatımızı tehdit ediyor oluşu, yaşamımızı sürdürmek için o canlının mutlak ölmek zorunda olması vb.) öldürülemez, özgürlüğü sınırlandırılamaz ve işkence edilemez. Tam bu satırların düzeltmesini yaparken eşim gazeteden bir şey okudu. Son göçerler Sarıkeçililerin lideri Pervin Savran' ın şu cümleleri, insan ve doğa ilişkisinin gerçeğini-özünü ayan beyan ortaya koyuyor:

Bizim için bu dünyada her mahlukat ötekinin rızkıdır. Keçiler dua etmezse şu dağlarda bir ot bitmez. Otlar dua etmezse gökten bir tek damla yağmur düşmez. O yüzden tüm canlılar bizim için birdir. Keçim neyse oğlum da O'dur. Dağ da O'dur. Su da O'dur.*

(* 24 Kasım 2010 tarihli Radikal Gazetesi, Hayat eki Sf: 12, Röportaj Yücel Sönmez)

Bir canlıyı gıda, barınma, giyinme için öldürmek zorunda kalır isek; bunu da insan olmanın sorumluluğu gereği düşünerek yapmak zorundayız. Örneğin on dişi on erkek civcivimiz var. Bu civcivler büyüdükçe erkekler birbirlerini, diğer tavukları ve hatta etraftaki diğer canlıları rahatsız edebileceklerdir. Ve zamanla da kavga ederek belki birbirlerini veya tavukları öldürebilirler. Böyle bir ortamda gerçekten yaşamak için gıda olarak tavuk eti tüketmek zorunda isek, bunu horozları öldürerek yapmak diğer tüm seçeneklere göre daha makul olacaktır. Ancak bu da hayvana mal gibi davranıp ona zulüm ederek değil, eti ile bizi beslediği için ona teşekkür ederek, şükran duyarak saygı ile yapılmalıdır.

Bu itibar ile şunlar düşünülmesi gereken şeylerdir:

  • İhtiyacımız olmadığı hatta bize zararı da olacağını bildiğimiz halde, bir porsiyon daha döner yemek konusunda bizi sınırlayan tek şeyin dönerin satış fiyatı veya göbek kalınlığımız olması…

  • İhtiyaç değil keyif için aldığımız 3 adet tavuk nugget ve bunun için bir tavuğun boş yere ölmüş olması… (“zaten ölmüş ne fark eder ki?” düşüncesi çok yanlıştır çünkü siz onu tükettikçe yeni bir tavuğun başına aynı şey gelmek zorundadır.)

  • Bir sirkte seyrettiğiniz akıllı uslu, insansı şeyler yapan hayvanlar… ("Bu madde de ne?" demeyin. Bunun açılımını benden iyi ünlü yazar Jack London “Sevginin Katıksızı” adlı romanı ile yapar. Mutlaka okuyunuz.)

  • Hiç görmediğiniz, bilmediğiniz bir yerde hapis olan ve sizin yiyeceğiniz bir biftek için hayatı boyu işkence çeken hayvanlar. Onları kesen kesim işçilerini, sadistleşmeye zorlamamız... (Hayvan kesim uzmanı olan ve birçok kesimhanenin yapımında yardımı olan Temple Grandin tam zamanlı kesimhane işçilerinin sadistleştiklerini yazmıştı.*)

* Pollan, M. (2009) Etobur-Otobur İkilemi Dört Yiyeceğin Doğal Tarihi (Sayfa 56-57-58-59). İstanbul: Pegasus

  • İhtiyacımız olandan çok yiyerek kilo almak (Her gıda canlı hücre kaynaklıdır ve ihtiyacımız olmadığı halde yediğimiz yiyecekler için canlıların gereksiz yere ölmesine veya zulüm görmesine sebep oluruz.)

Kurban Bayramı ve Ritüelin Unutulan Özü

Birçok kişinin çok eleştirdiği kurban bayramının unutulmuş özünde aslında çok özel bir anlam vardır. O hayvanın bizim ve aç insanların gerçek gıda ihtiyaçları için ölmesi, bu ölüm esnasında hayvana saygı gösterilmesi, eti ile bizi beslediği için ona şükran ve minnet duyulması, etinin büyük kısmının gerçekten ihtiyacı olan insanlara dağıtılması esastır. Ancak kaçan kurbanlıkları komik müzikler eşliğinde haberlerde izledikçe, ben insanlığın bu yüce duygulardan çok ama çok uzaklaşmış olduğunu esefle düşünüyorum.

Eğer hayvanların, insanların gerçek ihtiyaçları için kullanılması zorunlu ise en azından şunlar olmalıdır:

  1. İnsan, etini yediği veya sütünü içtiği hayvanı veya en azından o hayvanı yetiştiren kişiyi doğrudan tanımalı; bu hayvansal ürünü o kişiden satın alırken bu hayvan konusunda sohbet edebilmelidir.(Zaten bu olmadığı sürece, hayvanların dertlerini hiç umursamayan insanların bile güvenli hayvansal ürünlere ulaşmaları pek mümkün olamayacaktır.)
     

  2. Hayvanlar kesilip yenilecekse bile özgürlükleri acımasızca kısıtlanamamalıdır.
     

  3. Özellikle insan tarafından eti, sütü tüketilecek hayvanların kendi gıdasını seçebilme özgürlüğü olmalıdır. Bir inek merada otlamalı ve istediği otu yiyip istemediğini yememek özgürlüğüne sahip olmalıdır. Bir tavuk özgürce dolaşıp doğal güdüsü gereği eşinerek kendi gıdasını kendi bulabilmelidir.  (Burada tavuklar için zenginleştirilmiş yemlenme alanları tasarlamak mümkün olabilir.) İlginç bir bağıntı olarak belirtmek isterim ki, gıdasını düşünerek seçme özgürlüğü olmayan hayvanların etlerini yiyip sütlerini içen insanların da gıdalarını seçme özgürlüğü olamayacaktır.
     

  4. Her yavru hayvan oyun oynama hakkına sahip olmalıdır. Hayvancılık yapan insanlar bazı hayvan türlerine bu hakkı tanımadıkları zaman hayvanlar yaşayamadığı için bu hayvanların yavrularına oyun oynama imkanı verir. Örneğin kuzular, oyun oynama imkanı verilmezse büyük ihtimalle yaşayamaz. Bu sebeple tüm koyun yetiştiriciliği sistemleri kuzuların oyun oynamalarına olanak verecek şekilde tasarlanmak zorundadır ve belki sırf bu sebeple koyunculuğu endüstriyel olarak yapmak çok zordur. Oysa buzağılar, oyun ihtiyaçları karşılanmazsa ölmezler ve bu durum onlara pahalıya patlar. Büyük baş hayvancılık dünya çapında yoğun şekilde endüstriyel olarak yapılır ve bu çiftliklerde buzağıların oyun oynama lüksü nerede ise hiç yoktur. Ve yine bu sebeple mevcut sistem-düzen zamanla koyunculuğu bitirip, yerine sığırcılığı her yere egemen kılacaktır.
     

  5. İnsanların endüstriyel hayvancılık yaparak biraz daha fazla süt üretmek amacı ile bir ineği buzağısından ayırıp, ana ve yavruyu günlerce ağlatmaya asla hakkı olamaz.
     

  6. İnsanların, hayvanların yuvalarını bozmaya hakkı olamaz. Yuva kutsaldır. Bu konuda verilebilecek en hazin örnek trol denilen balık avı aracıdır. Bu araç bilinçsiz ve kontrolsüzce kullanılmakta ve her kullanıldığında sayısız deniz canlısının yuvasını bozmaktadır. Devletlerin, bu çeşit avcılık sistemlerine onay verme yetkisi olamamalıdır.
     

  7. Özellikle doğal felaketler ile ilgili haberlerde insanlar ölünce buna "can kaybı", hayvanlar ölünce "telefat, telef oldu" denilmesi çok acıdır. Bu, hayvana sadece mal gözü ile bakmanın, onu yok saymanın ve dolayısı ile insanı yalnızlaştırıp yozlaştırmanın dillerimize, beynimize yerleşmiş küfüdür. Bundan acilen vazgeçmeli, başta medya sorumluları olmak üzere insanlık olarak dilimizi ve düşüncemizi geliştirmeliyiz.
     

  8. Hayvancılık, hayvan ve onu yetiştiren insanın doğrudan ilişki kurabileceği şekilde yapılmak zorundadır ve endüstriyel, büyük çaplı, sadece kar amaçlı yapılan hayvancılıktan vazgeçilmelidir.
     

Bilim ve Hayvancılık Açmazı

Ben üniversitede hayvansal üretim (zootekni) konusunda lisans eğitimi aldım. Okuyacağım bölümü seçmemin en önemli sebebi, içimdeki büyük doğa ve hayvan sevgisi idi. Okul bitti. Hayvansal üretim adı altında aslında o çok sevilmesi, saygı duyulması gereken canlılara insan olarak ne büyük zulümler yaptığımızı öğrendim. Öğrendim ancak bunlar üniversitede öğretildiği ve genel kabul görmüş, kitlelerce benimsenmiş kurallar olduğunu düşündüğüm için öğrendiğim, bazısı etik olarak asla kabul edilemez kavramları hiç yadırgamadım. Sonra yıllarca hayvancılık konusunda çalıştım, yazdım, çizdim. Ve bu süre içinde düşündüm, sordum, sorguladım. Biz ne yapıyorduk? Ben ne yapıyordum? Bağlı ahır, gaga kesimi, iki yılda zorlamalı üç kuzulatma gibi hayvancılık tekniklerini öğretmek, öğrenmek etik miydi? Bu bilim miydi? Bilim ahlaklı olmak zorunda değil miydi? 200 yıl önce de köle bakımı, yönetimi gibi bir üniversite bölümünde okumuş olsam bunu hiç sorgulamayacak mıydım? Ben gerçekten doğayı ve hayvanları seviyor muydum?

Garip bir şekilde görüyorum ki hayvanları en çok seven ve veterinerlik mesleğini seçen kişiler; balıkları, denizi çok seven ve su ürünleri mühendisi olan kişiler bu okulları bitirdikleri zaman büyük bir körlüğe kapılıp bu canlılara en büyük zulmü yapanlar olabiliyorlar. Çünkü bu kişiler, ancak büyük çiftliklerde istihdam edilebiliyorlar ve zaten temelde endüstriyel hayvancılık sistemlerini bilmekteler. Bu gerçekten çok acı bir durum. Bu grubun üyelerinden biri olarak, işsiz kalma pahasına mevcut çarkın saçmalığını itiraf edip uykumuzdan uyanamazsak; yaşadığımız sürece kendi hapishanemizin gardiyanı olacağımızı düşünüyorum.

Ben Ne Yapıyorum?

Ben artık sadece özgür hayvanların ürünlerini (organik yetiştirilmiş ve/veya doğal yaşayan) yemeye çalışıyorum ve genel olarak da pek et yemiyorum. Hatta son zamanlarda mecburen et yediğim bazı durumlarda, bunun bana rahatsızlık verdiğini fark ediyorum. Bence yine bize her gün defalarca televizyon ve gazetelerde tekrarlanıp kafamıza kazınmak istendiği gibi "hayvansal protein almak zorunda" değiliz. Hayatım boyunca et yemeyi bırakan bir çok kişi gördüm ve bu kişilerin sağlıklarında kötüleşme yerine genelde iyileşme olduğunu fark ettim. Benim için de şu an aynı durum geçerli. Günümüzdeki hayvancılık sistemleri ve insanların hayvanlarla genel ilişkisi, maalesef her bir hayvansal ürün tüketicisini doğrudan suçlu haline getirmektedir. Hayvanlar, bu dünyada bizim yalnız kalmamızı önleyebilecek yegane dostlarımızdır. Bugün bilgi ve bilimimizin seviyesi, en basit bir hayvan ya da bitkiyi sıfırdan oluşturabilmemizin çok ama çok uzağındadır. Hatta bırakın tüm bir canlıyı, insanlık olarak bir hayvan ya da bitkinin sıfırdan tek bir hücresini yapabilecek bilgiye ve tekniğe bile sahip değiliz. Tek yapabildiğimiz mevcut hücreleri kullanmak, hayvan ve bitkileri, onlara en ufak bir saygı ve varlıklarından dolayı şükran duymadan insan yararına sürekli sömürmek...

Unutmayalım ki, 1000 yıl önce bir köle de en az bir koyun kadar hiçti insanlık için. Ve en çok yüz yıl içinde insanlık olarak hayvanlara ve diğer tüm canlılara ne kadar büyük zulüm yaptığımızı anlayacak noktaya geleceğiz. Bugün kölelik ne kadar uzak ve acımasız geliyorsa gözümüze, o zaman da bugün hayvanları kölelerimiz olarak görmemiz o kadar uzak ve acımasız gelecek. Bence insanlık olarak dünyada gelişme, medenileşme, insanileşme sınıfına girecek her şey; kendi türümüz dışındakilere duyduğumuz saygı ve sevgi ile doğrudan bağlantılıdır. Hint asıllı lider Mahatma Gandi' nin şu lafı, belki de anlatamadığım çok şeyi özetliyor:

"Bir ulusun büyüklüğü ve ahlaki gelişmesi, hayvanlara nasıl davrandığıyla ilgilidir"


Saygı ve sevgilerimle
Hakan Ozan Erzincanlı

 

Bu makalenin orijinali www.tarimsal.com adresinde yayınlanmaktadır. Makaleyi, kaynak ve yazar belirtmek şartı ile istediğiniz yayın organında sınırsız olarak yayınlayabilirsiniz.

 

Yorumlar ve Cevaplar

 

1- Sayın Burak Esen, 24 Kasım 2010
Hakan Bey merhaba,

Son makalenizin ardından sadece çok kısaca aklımda uçuşan ya da aklıma düşüveren birkaç fikir-bilgi kırıntısını paylaşacağım, dolu bir ileti yazamadığım için kusura bakmayın.

Hayvancılığın her türlüsünün bütün dünyada büyük çoğunlukla entegre tesis mantığı içerisinde - ve anlattığınız ve hatta anlatmadığınız yöntemlerle - yapıldığı aşikar. Bu vahşetin ne derin kökleri olduğu da aşikar. Ben bunun her zaman insanları yöneten-yönetilen şeklinde ikiye ayıran örgütlü toplumsal bir mekanizmanın kurulması ve şeylerin metalaşması, yani değer atfedilmiş bir sembol değişimi sayesinde değiş tokuş edilmesi olgularının kesiştiği anda başladığını düşünüyorum; bunlar hiç olmamış gibi davranmak olacak iş değil elbet, demek ki o zaman temelde bu olguların yitip gitmesi için uğraş vermek gerek.

Bireysel olarak vejetaryen/vegan olmak ya da olunabildiği kadar olmak en duyarlı yollardan biri gibi görünüyor. Ancak, (Sizi eleştirmek için değil, kafamda oluşan düşünce bu olduğu için - çıkışı olmasa da - paylaşıyorum) DDT, kimyasal gübre, melezleme yöntemleri vesaire, sizin hayvan ve hayvancılık üzerinden anlattığınız vahşetin aslında, eşinizin uyarısıyla referans gösterdiğiniz "avatar"lardan birinin açtığı yoldan düşünmeye devam edersek, aslında bütün doğayı kuşattığını ve hayvanlar kadar bitkilerin de zulme uğradığını ve acı çektiğini düşünüyorum. Keçinin olduğu kadar taşın da, insanın olduğu kadar suyun da hakkından bahsediyor bu insanlar; okumuş yazmış değiller ama ağlayarak fark ettiğim üzere, Spinoza'yı takip ediyorlar. (Aynı gazetenin hayat ekinde tavukçuluk sektörüne dair başka bir havadan yazılan yazıyı da görmüşsünüzdür mutlaka; sadece türkiye'de günde 2 milyon tavuk kesiliyor...)

Bitkileri de kapsadıktan sonra, meselenin mümkün olduğu kadar mütevazı ve organik beslenmeden ve yaşamaktan geçtiği açıkça ortaya çıkıyor. (Türkiye'deki ve dünyadaki organik üretim konusunda da elbette derin bilginiz olduğunu varsayıyorum, bir gıda mühendisi arkadaşım ne yazık ki bana, mevzuattan kaynaklanan boşluklar nedeniyle, birçok üreticinin antibiyotik kullandığını anlatmıştı. Bunun yanı sıra, benim birebir şahit olduğum ve bence yukarıda saydığım olgulardan ayrılması mümkün olmayan bir diğer vahşet de şu; organik tarım Türkiye'de elit bir tekelin hükümranlığı altına giriyor gibi görünüyor ve konvansiyonel tarım ve hayvancılıkta (ve diğer sektörlerde) olduğu gibi, burada da sömürü ilişkilerinin aynen devam ettiğini görüyorum. Çok klişeye kaçayım, kusura bakmayın; insana değer vermeyen bir "yaşam biçiminin" hayvana ve bitkiye, ve geri kalan doğaya değer vermesi mümkün değil. Organik bile pratikte, içsel olarak vaaz ettiği var sayılan değerlerin aksini yeniden üretiyor.

Şüphesiz bilmediğiniz şeyler söylemedim, amacım yazınız için teşekkür etmekti, umut aşıladığı için değil; zira umut bence acımak, şefkat duymak ya da korkmak kadar izlenmemesi gereken bir yoldu. Kendime adıma teşekkür ederim, ve daha birçokları adına teşekkür edebilmek isterim, birbirimize durmaksızın inanç ve şevk verdiğimiz için.

Sağolun,

Burak Esen
buraqesen@hotmail.com

 

 

anasayfa